Başarılı insanların hikâyelerini dinlemeyi seviyorum. Ama bir süre sonra fark ediyorum ki bu hikâyeleri anlatırken başarıyı hep aynı iki kelimeden birine sıkıştırıyoruz: “Çok çalıştı” ya da “Şanslıydı.” Sanki hayat bir süper kahramanlık hikâyesi, ya radyasyona maruz kalıyorsun ya da yıllarca evinin garajında çalışıyorsun, üçüncü seçenek yok.
Aslında ikisi de biraz doğru.
Çünkü ne kadar çalışırsak çalışalım, hayatın bizim kontrolümüzde olmayan bir tarafı var. Nerede doğduğumuz, hangi imkânlara sahip olduğumuz, kimlerle karşılaştığımız… Bunların hiçbirini “ben böyle bir hayat istiyorum” diye bir menüden seçerek başlamıyoruz. Bazen tek bir insanla tanışmak hayatın yönünü değiştiriyor, bazen hiç ummadığın bir iş teklifi geliyor ve bir bakıyorsun hayatın navigasyonu “güzergah yeniden hesaplanıyor” moduna geçiyor..
Bunlara şans dememek mümkün değil.
Ama “şanslıydı” deyip geçmek de bana biraz kolaya kaçmak gibi geliyor — tıpkı bir filmi yarıda bırakıp “sonunda iyiler kazanıyor” demek gibi. Olabilir ama hikâyeyi es geçmiş oluyorsun.
Çünkü bazı insanların şansını biraz da kendisinin yarattığını düşünenlerdenim.
“Piyango bileti almazsan sana çıkmaz” derler ya, tam olarak böyle bir şey. Bileti alan herkese ikramiye çıkmıyor elbette — yoksa herkes şimdiye kadar zengin olurdu ve bu yazıyı hiçbirimiz okumazdık. Ama hiç bilet almayan birinin kazanma ihtimali de sıfır. Hayatta da böyle: İnsanların arasına karışmazsan kimseyle tanışmıyorsun, işe başvurmazsan işe girmiyorsun, bir şey denemezsen başarısız da olmuyorsun ama “başarılı olma” ihtimalini daha en baştan çöpe atmış oluyorsun.
O yüzden dışarıdan “şans” gibi görünen şeyin arkasında genelde insanın yıllardır sessiz sedasız yaptığı tercihler var.
Daha çok insanla tanışmış, daha çok şey denemiş, merak etmiş, soru sormuş, başvurmuş, olmadığında “tamam o zaman” deyip başka kapı çalmış. Yani hayatın önüne koyduğu ihtimal sayısını artırmış — istatistiksel olarak kendine şans mühendisliği yapmış yani.
Sonra bir gün fırsat çıkıyor ve biz buna şans diyoruz.
Belki gerçekten şanstır. Ama o fırsatın karşısına çıkabileceği yerde durmayı da biraz kendisi seçmiş olabilir. Yani şans bir yere kadar seni buluyor, ondan sonrası senin o “yerde durma” becerinde.
Yine de asıl önemli olan başka bir şey var: Fırsatın karşınıza çıkması yetmiyor.
Çünkü hepimizin hayatında fırsatlar oluyor. Bazılarını fark ediyoruz, bazılarını kaçırıyoruz, bazılarının ne olduğunu yıllar sonra “aaa demek oymuş” diye anlıyoruz, bazılarının ise hâlâ farkında bile değiliz muhtemelen şu an okurken bile biri geçip gidiyordur.
İşte tam bu noktada disiplinin değeri ortaya çıkıyor.
Disiplin bence sürekli çalışmak, kendini paralamak ya da sabah beşte “günaydın hayat” diyerek kalkmak değil — bunlar biraz başarı hikâyelerinin Instagram filtreli hali. Gerçek disiplin çok daha sıradan: bir şeye karar verdiğinde, ilk heyecan geçtikten sonra da devam edebilmek.
Çünkü herkes bir şeye başlıyor.
Yeni işe başlayan, spora yazılan, kitap yazmaya karar veren, dil öğrenmeye kalkan bir sürü insan var. İlk hafta herkes motivasyon dolu, telefonun arka planı bile “disiplin” yazıyor. Asıl fark birkaç ay sonra ortaya çıkıyor: hayat normale döndüğünde, işler zorlaştığında, sonuç hemen gelmediğinde kim hâlâ oradadır?
Bence disiplin tam olarak burada başlıyor — motivasyon azalmaya başladıktan sonraki o sessiz devam etme kısmında.
Ve belki başarılı insanların en büyük avantajı da bu: şans geldiğinde onu değerlendirecek kadar hazır olmak.
Çünkü çok iyi bir fırsat çıkabilir ama hazır değilsen fırsatın pek bir kıymeti kalmıyor — elindeki altın anahtarla açacak kapı bulamamak gibi bir şey. Bir iş görüşmesine çağrılabilirsin ama kendini geliştirmediysen o görüşmeden istediğin çıkmayabilir. Harika bir fikrin olabilir ama hayata geçirecek sabrın yoksa fikir, not defterinde bir satır olarak kalmaya devam eder..
Bu yüzden başarıyı sadece şansa bağlamak bana doğru gelmiyor. Ama sadece çalışmaya bağlamak da değil.
Çünkü bazen gerçekten çok çalışan biri istediği yere ulaşamıyor, bazen de hiç beklemediğin anda hayatının en büyük fırsatı kapıyı çalıyor. Hayat adil bir şey olsaydı zaten çoğumuzun işi çok daha kolay olurdu — ama değil, ve galiba hiç olmayacak.
Belki başarı dediğimiz şey biraz daha karmaşık. Bir tarafında şans var, bir tarafında fırsatları çoğaltmak, bir tarafında da o fırsat geldiğinde hazır olmak.
Ama bunların içinde en çok güvendiğim şey yine disiplin.
Çünkü şansı kontrol edemem. Fırsatın ne zaman geleceğini de bilemem. Ama kendimi hazırlayıp hazırlamamak konusunda hâlâ biraz söz sahibiyim.
Belki mesele şanslı olup olmamak bile değil. Şans geldiğinde ne durumda olduğumuz.
Sonuçta piyango bileti almadan ikramiye beklenmiyor. Ama sadece bilet almak da kimseyi zengin etmiyor.
Galiba hayat da biraz böyle.
Şans kapıyı açabilir. Ama o kapıdan girebilmek için önce oraya kadar yürümek gerekiyor.
Ve o yürüyüşün adı çoğu zaman bence disiplin.







Bir yanıt yazın