Son yıllarda hepimize gizlice aynı güncelleme yüklendi sanırım.
Güne 05.30’da başlamayan, güneşi soğuk duşla karşılamayan, gününü Pomodoro dilimlerine bölüp saatine “Bugün kaç adım attım?” diye bakmayan neredeyse dövülecek. Akşam yatağa girerken bile kafada tek bir soru var: Bugün uykumu yeterince verimli uyuyacak mıyım?
Bir tek nefesimizi tutarken kronometre çalıştırmadığımız kaldı.
İş zaten verimli olmak zorunda, ona alıştık da… Artık dinlenmeyi, arkadaşlığı, hatta tatili bile bir metrik haline getirdik. Eskiden tatile “şöyle bir kafa dinleyelim” diye gidilirdi. Şimdi tatilden dönen arkadaş dinlenmiş mi anlamıyoruz; önümüze 4 şehir, 18 müze, 35 mekan taranmış KPI raporu gibi gezi dökümü koyuyor. Gezmiş ama sanki bir görevi tamamlamış gibi.
Peki, hayatı bu kadar kurcalayıp her dakikayı optimize etmeye çalışırken, aslında kendimizi daha güçlü değil de daha kırılgan yapıyor olabilir miyiz?
Geçen gün şunu düşündüm: Yıllardır şirketlerin “israf” diye kestiği, kenara attığı ne varsa —depoda fazla ürün tutmamak, boşta adam bırakmamak, her şeyi sıfıra sıfır çalıştırmak— aslında ilk krizde başımıza belayı açan şeyler oldu. Pandemi oldu, yoğun bakım yatağı yetmedi; gemi kanalda sıkıştı, dünya ticareti kilitlendi. Meğer “gereksiz” gördüğümüz o boşluklar, darbe emici güvenlik yastıklarıymış.
Biz aynısını kendi hayatımıza yapıyoruz.
Sokakta amaçsızca yürümek kalmadı artık; arkada bir podcast 1.5x hızda çalacak. Ve saat adım sayacak.
Kitap okumak bile bir yarışa döndü: “Bu yıl 50 kitap bitirme hedefim var.” Yahu dur, bir sindir, altını çizdiğin cümlede biraz oyalan…
En acısı da şu: Bir arkadaşınla oturup iki saat geyik yapıyorsun, çay içiyorsun. Eve dönerken içten içe bir suçluluk duygusu: “Tüm günü boş geçirdim, hiçbir iş halledemedim.”
Aslında belki de o gün yaptığın tek anlamlı şey o sohbeti etmekti.
Hayatın gerçekten tadı çıkan şeylerinin hiçbiri “verimli” değil ki zaten.
Pencere kenarında oturup öylece dışarıyı izlemek, duşta aklına gelen saçma fikirlere gülmek, uzun yolda müzik dinlerken kafayı boşaltmak… Eskiden buna hayal kurmak derlerdi, şimdi “zaman yönetimi zafiyeti” gözüyle bakılıyor. Oysa beyin dediğin şey sürekli üretim bantları çalışan bir fabrika değil. Arada durması, ısınıp kilitlenmemesi için rölantide çalışması gerekiyor.
İşini yapma demiyorum, elbette zamanı iyi kullanmak güzel şey. Ama hayatı bir üretim tesisi gibi yönetmeye kalkınca, insan olduğumuzu unutuyoruz.
Takvimde bazen hiçbir şeyin yazmadığı koskoca bir boşluk olsun. Dolapta biraz fazla malzeme, kenarda biraz ölü zaman dursun. Akşam arkadaşınla hiçbir sonuca varmayacak bir konu üzerine iki saat boş yapabil.
Bunlar zaman kaybı değil. Bunlar hayatın esneme payı.
Çünkü esnemeyen yapı kırılır. En güçlü ağaç bile rüzgarda biraz sallanır. Belki de bu aralar verebileceğimiz en verimli karar, arada sırada hiçbir şeyi optimize etmeye çalışmamaktır.
Pomodoro Dilimi : Çalışma: 25 dakika boyunca kesintisiz olarak tek bir göreve odaklanılır (1 pomodoro dilimi).
Kısa Mola: Her 25 dakikalık dilimin ardından 5 dakika mola verilir.
Uzun Mola: 4 pomodoro dilimi (4 x 25 dakika) tamamlandıktan sonra 15 ile 30 dakika arası daha uzun bir mola verilir.






Bir yanıt yazın