“Güne iyi başlamak” diye bir şey gerçekten var.
Ama galiba bunun sandığımız gibi büyük sırları yok.
Daha çok, bedene iyi gelen küçücük anlar var.
Mesela yüzünü denizde yıkamak.
Soğuk, tuzlu suyun bir anda uykuyu silmesi. Henüz hiçbir şey düşünmeye başlamadan, yapılacaklar listesi aklına dolmadan sadece fiziksel olarak uyanmak.
Ya da öpülerek uyanmak.
Alarmın değil, sevdiğin bir insanın seni hayata çağırması. Daha gözünü açmadan bile güzel bir şeylerin hâlâ devam ettiğini hissetmek.
Yüzüne ıslak ıslak değen bir kedi burnu.
Hiçbir açıklaması olmayan ama insanın içini ısıtan o tuhaf temas.
Denize girip çıktıktan sonra yüzünde kuruyan tuz.
Sabah güneşinin tenine ilk kez değmesi.
Gün doğumunu izlemek.
Islak saçla sahilde yürümek.
İlk bakışta bunların hepsi tatil anısı gibi duruyor.
Ama mesele aslında tatil değil.
Mesele, bedenin kısa bir süreliğine hayata geri dönmesi.
Bazı sabahlar bunun için denize de gerek yok.
Sevdiklerinle uzun uzun yapılan bir kahvaltı.
Sabahın sessizliğinde yürümek.
Bahçeden koparılan domatesi sofraya doğramak.
Eşin uyanmasın diye sessizce bir köşede kitap okumak.
Bu anların ortak özelliği yavaş olmaları değil.
Başka bir zamana ait gibi olmaları.
Henüz gün başlamamış gibi…
Henüz kimse senden bir şey istemiyormuş gibi…
Henüz hiçbir yere yetişmiyor olmak gibi…
Sonra fark ediyorsun ki bu anların çoğu iş günlerine pek ait değil.
Çünkü ortak noktaları şu: Acele yok, bölünme yok, sürekli yetişme telaşı yok.
Peki o zaman, güne iyi başlamak sadece pazar günlerine mi ait?
Hiç sanmıyorum.
Çünkü bazen en yoğun günün içinde bile kendine minicik kaçışlar açabiliyorsun.
Telefona uzanmadan geçen ilk on dakika.
Sessiz içilen bir kahve.
Camdan birkaç dakika hiçbir şey düşünmeden dışarı bakmak.
Mahalle arasında kısa bir yürüyüş.
Kimseyle konuşmadan, kimseye yetişmeden birkaç dakika sadece kendin olmak.
Belki de mesele günün tatil ya da iş günü olması değil.
Mesele, günün seni daha ilk dakikadan yutup yutmaması.
Çünkü gün, gözünü açtığın anda üzerine kapanıyorsa; mailler, mesajlar, haberler, sorumluluklar seni daha nefes almadan içine çekiyorsa, en güzel sabah bile çok çabuk sıradanlaşıyor.
Oysa bazen sadece on dakikalık bir boşluk bile bütün günün tonunu değiştirebiliyor.
Belki de güne iyi başlamak dediğimiz şey tam olarak bu.
Hayatın seni çağırmasından önce, kendinle birkaç dakika daha kalabilmek.
Çünkü güne iyi başlamak, iyi anlar yakalamaktan çok, günün seni hemen içine almamasıdır.







Bir yanıt yazın