Cuma akşamı. Hafta bitmiş, piliniz tükenmiş. Tek isteğiniz güzel bir film açıp koltuğa uzanmak.
Netflix’i açıyorsunuz.
- Birinci film… “Olabilir.”
- İkinci film… “Yorumları pek iyi değil sanki.”
- Üçüncü film… “Daha önce buna benzer bir şey izlemiştim ya.”
20 dakika geçiyor. 30 dakika… 45 dakika…
Sonunda televizyonu kapatıp o meşhur cümleyi kuruyorsunuz: “İzleyecek hiçbir şey yok.”
Oysa karşınızda binlerce seçenek vardı.
Aynı senaryo yemek siparişi verirken de yazılıyor. Uygulamayı açıyorsunuz; pizza mı, burger mi, suşi mi, ev yemeği mi, döner mi… Yarım saat sonra hâlâ ne yiyeceğinize karar verememişsiniz.
İşin komik tarafı ne biliyor musunuz? Eskiden annemiz “Mercimek çorbası yaptım,” derdi. Kimsenin aklına “Başka seçenek var mı?” diye sormak gelmezdi. Oturur yerdik.
Sorun Seçenek Azlığı Değil
Bize hep şu öğretildi: “Ne kadar çok seçeneğin olursa, o kadar özgür olursun.”
Ama galiba durum tam tersi. Seçenek arttıkça karar vermek zorlaşıyor, karar verdikten sonra da içimizdeki o gıcık ses konuşmaya başlıyor:
- “Acaba diğer film daha mı güzeldi?”
- “O restorandan mı söyleseydim?”
- “Ya öbürü daha lezzetliyse?”
Film başlıyor ama biz hâlâ seçmediğimiz diğer 999 filmi düşünüyoruz.
Beynimiz Bunun İçin Tasarlanmadı
Şöyle bir geriye dönüp düşünün. Atalarımızın böyle dertleri var mıydı? “Bugün mamut mu yesek, yoksa İtalyan mutfağı mı?” ya da “Bu akşam mağarada romantik komedi mi izlesek, belgesel mi?”
Onların seçenekleri azdı, kararları hızlıydı. Çünkü tek bir amaç vardı: Hayatta kalmak.
Biz ise insanlık tarihinde ilk kez, beynimizin hiç alışık olmadığı devasa bir seçenek çöplüğünün içinde yaşıyoruz. Binlerce ürün, yüzlerce dizi, milyonlarca şarkı… Ve sanki hepsini doğru seçmek zorundaymışız gibi bir baskı hissediyoruz.
Seçenek Arttıkça Mutluluk Neden Azalıyor?
Psikolog Barry Schwartz’ın çok sevdiğim bir tespiti var:
“Seçenek arttıkça özgürlük değil, pişmanlık artıyor.”
Çünkü önünüzde iki seçenek varsa, sadece birini kaçırırsınız. Ama bin seçenek varsa, birini seçtiğinizde 999 tanesini kaçırmış olursunuz. Beynimiz de durmadan o zehirli soruyu sorar: “Ya daha iyisi varsa?”
Asıl yorucu olan karar vermek değil aslında. Karar verdikten sonra bile o kararı sorgulamaya devam etmek.
Hiçbir Şeyden Tam Anlamıyla Mutlu Olamıyoruz
Yeni bir telefon alıyoruz, bir hafta sonra üst modeli çıkıyor. Harika bir restorana gidiyoruz, sosyal medyada başka bir mekânın tabağını görüyoruz. Tatile gidiyoruz, başkasının tatil fotoğrafına bakıp kendi tatilimizi sorguluyoruz.
Sorun sahip olduklarımızda değil; gözümüzün sürekli sahip olamadıklarımızda kalmasında. Modern dünyanın en büyük hastalığı belki de bu: Hiçbir seçeneğe tam anlamıyla bağlanamamak. Hep daha iyisinin bizi bir yerlerde beklediğini sanıyoruz.
Çözüm: Daha Fazla Değil, Daha Az
Eskiden bu cümleyi duyunca pek bir şey ifade etmezdi ama şimdi çok daha anlamlı geliyor: “Bazen özgürlük, seçenekleri artırmak değil; azaltmaktır.”
Dolabınızda 60 parça kıyafet varken “Giyecek hiçbir şeyim yok,” diye kriz geçiriyorsunuz. Ama tatile giderken valize koyduğunuz 10 parçayla bir hafta gayet mutlu yaşayabiliyorsunuz. Demek ki mesele daha fazlasına sahip olmak değil, karar vermek zorunda kalmamak.
Son Söz
Belki de beynimiz kusurlu değil. Sadece çok başka bir dünya için tasarlandı.
Yani sorun sizde veya bende değil. Sorun, beynimizin yüz binlerce yıldır hiç karşılaşmadığı kadar fazla seçeneğin arasında boğulmaya çalışması.
O yüzden bir dahaki sefere Netflix’te 40 dakika dolaşıp hiçbir şey açamadan ekranı kapatırsanız kendinize kızmayın. Bazen en zor şey, binlerce kapı arasından sadece birini seçmektir.
Ve belki de gerçek özgürlük, her kapıyı açık bırakmaya çalışmak değil… Bazı kapıları gönül rahatlığıyla kapatabilmektir.






Bir yanıt yazın