Eskiden iyilik sessizdi. Bir komşuya gizlice yemek bırakır, bir çocuğun defterini isimsizce alır, ihtiyacı olana el uzatır ve yoluna devam ederdin. İyiliğin en güzel tarafı, anlatılmaya ihtiyaç duymamasıydı.
Bugün ise bazen yardım etmeden önce kamera açılıyor, ışık ayarlanıyor, paylaşım metni hazırlanıyor. Ardından da etiketler geliyor: #iyilikhareketi #helpinghands #gönülden
Elbette yapılan iyiliğin görünür olması her zaman kötü değildir. Başkalarına ilham verebilir, daha fazla insanı harekete geçirebilir. Ancak kimi zaman yardımın kendisinden çok nasıl göründüğü önem kazanıyor. Sanki vicdanın bile bir PR danışmanı var.
Mecburi Duyarlılık Dönemi
Birçok okulda, özellikle IB (International Baccalaureate) gibi programlarda öğrencilerden sosyal sorumluluk projeleri yürütmeleri bekleniyor. Amaç; gençlerin topluma karşı sorumluluk bilinci geliştirmesi ve aktif vatandaşlık deneyimi kazanması.
Ne var ki uygulamada bu amaç her zaman aynı şekilde karşılık bulmayabiliyor. Bazı öğrenciler için yardım etmek, içten gelen bir davranıştan çok mezuniyet sürecinin tamamlanması gereken bir adıma dönüşebiliyor.
Bir grup öğrenci huzurevini ziyaret ediyor, fotoğraflar çekiliyor. Bir başkası çevre temizliği yapıyor ama günün sonunda en çok paylaşılan şey toplanan çöpler değil, çekilen kareler oluyor. Ardından sunumlar hazırlanıyor, portfolyolar dolduruluyor.
Bazen vicdandan çok portfolyo kabarıyor; yardımın yerini sunum dosyası, samimiyetin yerini ise slayt geçişleri alabiliyor.
Kurumsal İyilik: Logolu Vicdanlar
Şirketlerin sosyal sorumluluk projeleri yürütmesi elbette kıymetli. Birçok kurum gerçekten önemli sosyal sorunlara çözüm üretmeye çalışıyor. Ancak bazı projelerde yardımın kendisinden çok görünürlüğü öne çıkabiliyor.
Bir okul boyanıyor, hemen yanına dev bir şirket logosu yerleştiriliyor. Bir köye su kuyusu açılıyor, yanında sponsor tabelası yükseliyor. Yapılan iyilik, zaman zaman kurumsal iletişim stratejisinin bir parçasına dönüşüyor.
Bugün birçok sürdürülebilirlik raporunda “sosyal etki” başlığı önemli bir yer tutuyor. Bu kötü bir şey değil; ancak yardımın temel motivasyonu gerçekten ihtiyaç mı, yoksa kurumsal görünürlük mü sorusu da zaman zaman akıllara geliyor.
Yardım Etmekle Görevli Olanlar
Toplumsal dayanışmanın temelini oluşturan kurumlar vardır: Kızılay, AFAD, belediyeler, vakıflar ve benzeri kuruluşlar…
Bu kurumların varlık nedeni, ihtiyaç anında insanların yanında olmaktır. Bu nedenle özellikle kriz dönemlerinde toplumun beklentisi de oldukça yüksektir.
Deprem sonrasında Kızılay’ın çadır satışıyla ilgili ortaya çıkan uygulama kamuoyunda büyük tartışmalara neden oldu. Pek çok kişi, yardım kuruluşlarının rolü ve kriz anındaki sorumlulukları üzerine haklı sorular sordu.
Belki de asıl mesele tam burada başlıyor: Yardımın, insanların en çaresiz anlarında koşulsuz bir dayanışma hissi vermesi bekleniyor. O duygu zedelendiğinde ise yalnızca bir kurum değil, toplumun güven duygusu da yara alıyor.
Güven Kaybolunca İyilik de Zorlaşıyor
Son yıllarda bazı yardım kampanyaları ve bağış organizasyonları hakkında ortaya atılan iddialar, açılan soruşturmalar ve kamuoyunda yaşanan tartışmalar toplumda ciddi bir güven sorunu oluşturdu.
Artık insanlar sadece “Nasıl yardım edebilirim?” diye düşünmüyor; “Acaba bağış yaptığım yer güvenilir mi?”, “Ya yardımım gerçekten ihtiyaç sahibine ulaşmazsa?”, “Ya iyi niyetim bir gün sorgulanırsa?” diye de düşünüyor.
Kötü niyetli birkaç örnek ya da güveni sarsan birkaç olay, binlerce iyi niyetli insanın cesaretini kırabiliyor. Sonuçta zarar gören yalnızca yardım kuruluşları olmuyor; dayanışma kültürü de zayıflıyor.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla yardım kampanyası değil; daha fazla şeffaflık, hesap verebilirlik ve güven. Çünkü güvenin olmadığı yerde yardım da büyüyemiyor.
Gerçek İyilik Nerede?
Belki de gerçek iyilik, bir hikâyeye sığmayacak kadar sessizdir.
Birinin “İyiyim.” derken sakladığı yorgunluğu fark etmektir. Susayan bir hayvana su bırakmaktır. Bir öğrencinin eksik defterini kimseye söylemeden tamamlamaktır. Yaşlı bir komşunun kapısını çalmaktır.
Gerçek iyilik, alkış beklemez. Reklam istemez. Etiketle değer kazanmaz.
Çünkü iyilik, çoğu zaman görünmediği yerde büyür. Ve görünmeyen şeyler, çoğu zaman en gerçek olanlardır.
Son Söz
Çağ değişti. Görünür olmak hiç olmadığı kadar değerli hâle geldi; bazen iyilik bile görünür olduğu ölçüde alkışlanıyor.
Ama bir yandan da güvenin giderek azaldığı bir dönemde yaşıyoruz. Gösteriş ile samimiyet, reklam ile dayanışma, yardım ile pazarlama arasındaki çizgi her geçen gün biraz daha bulanıklaşıyor.
Oysa iyiliğin gerçek değeri, kaç kişinin gördüğüyle değil, kaç kişinin hayatına dokunduğuyla ölçülür.
Fotoğraflar silinir. Etiketler unutulur. Kampanyalar sona erer.
Ama sessizce yapılan bir iyiliğin bıraktığı iz, hiçbir algoritmanın ölçemeyeceği kadar derindir. Çünkü gerçek iyilik, paylaşıldığında değil; bir insanın hayatına dokunduğunda anlam kazanır.






Bir yanıt yazın