İptal Kültürü: Adalet mi, Dijital Linç mi?

İptal Kültürü: Adalet mi, Dijital Linç mi?

İptal Kültürü: Adalet mi, Dijital Linç mi?

Eskiden insanlar birbirinin arkasından konuşurdu. Şimdi bunu alenen, fotoğraflı, belgeli ve mümkünse 280 karakter içinde yapıyoruz. Medeniyet dediğin biraz da budur: Dedikodunun dijitalleşmesi.

Üstelik artık yalnızca dedikodu yapmıyoruz. Yargılıyoruz, hüküm veriyoruz, ceza kesiyoruz. Hem de ücretsiz. Hukuk fakültesine gitmeye, dosya okumaya, olayın iki tarafını dinlemeye gerek yok. Telefonun şarjı varsa adalet dağıtımına başlayabilirsin.

Birisi yanlış bir söz mü söyledi? İptal!

On yıl önce kötü bir şaka mı yaptı? İptal!

Bir fotoğrafı bağlamından koparıldı mı? Bir dakika, bağlamı araştırmayalım. İptal kararı çıkmış bile.

Hoş geldiniz: Cancel culture, yani iptal kültürü dünyasına. Burada herkes jüri üyesi, herkes savcı, herkes ahlak profesörü. Sanık ise genellikle savunmasını yazarken çoktan işini kaybetmiş oluyor.

Linç etmek hiç bu kadar kolay olmamıştı

Diyelim ki ünlü biri bir açıklama yaptı. Normal şartlarda ne yaparsın? Açıklamayı dinlersin, ne demek istediğine bakarsın, belki biraz düşünürsün.

Sosyal medyada mı?

Bir kişi öfkeli bir paylaşım yapar. İkinci kişi paylaşımı okumadan beğenir. Üçüncü kişi, ilk ikisinin yeterince öfkeli olmadığını düşünerek daha öfkeli bir paylaşım yapar. Dördüncü kişi de üçüncü kişinin kullandığı kelimenin yanlış olduğunu söyleyerek ayrı bir linç başlatır.

Beşinci kişi bütün bunları izler ve “Bu konuda sessiz kalmak da bir tercihtir” der.

Artık kahvaltı yapmaya gidebilirsin. Çünkü sen de tarafını belli etmezsen muhtemelen kahvaltıdan dönünce iptal edileceksin.

Sosyal medyanın güzel tarafı, daha önce duyulmayan insanların sesini duyurabilmesi. Kötü tarafı ise sesini duyuran herkesin ne söylediğini bilmek zorunda olmamamız.

Bir iddia ortaya atılıyor, ekran görüntüsü dolaşıma giriyor ve birkaç saat içinde binlerce kişi kararını veriyor. Olayın aslı sonradan ortaya çıkarsa da sorun değil. İnternet özür dilemek için de bir platform. Gerçi yanlış bilgi kadar hızlı yayılmıyor ama olsun, niyetimiz iyi.

Herkesin içinde bir ahlak bekçisi var. Bazılarında vardiyalı çalışıyor.

İptal kültürünün en ilginç tarafı, insanların başkalarının hatalarına gösterdiği hassasiyetin bazen kendi hatalarına gösterdiği hassasiyetten çok daha gelişmiş olması.

Başkasının on yıl önce yazdığı yanlış bir cümleyi büyüteçle inceliyoruz. Kendi on yıl önce söylediklerimize gelince tarihsel koşulları, ruh hâlimizi, yanlış anlaşılmaları ve hatta Merkür retrosunu devreye sokabiliyoruz.

“Ben o zaman öyle düşünüyordum ama artık değiştim.”

Güzel. Peki başkası değişemez mi?

“Hayır, onun değiştiğine inanmıyorum.”

Neye dayanarak?

“İçime doğmuyor.”

İşte karşınızda dijital çağın en güçlü delil sistemi: İçime doğmadı.

Elbette herkesin özrü samimi değil. Bazen insanlar gerçekten pişman oldukları için değil, iş birlikleri iptal olmasın diye özür diliyor. Bir bakıyorsun, dün savunduğu fikri bugün reddediyor. Yarın da yeni bir açıklama yapıp “Sözlerim bağlamından koparıldı” diyor.

Bağlam, sosyal medyada herkesin ihtiyaç duyduğu ama kimsenin yanında getirmediği bir eşya gibi.

Yine de bir insanın özrünü otomatik olarak sahte saymak da pek adil değil. İnsanların niyetini okuyamıyoruz. Okuyabilseydik zaten sosyal medyada vakit kaybetmez, doğrudan piyangonun çıkacağı numaraları öğrenirdik.

Will Smith tokadı ve internetin bitmeyen mesaisi

2022 Oscar töreninde Will Smith, sunucu Chris Rock’a sahnede tokat attı. Olay dünya çapında tartışıldı ve Akademi, Smith’i Oscar etkinliklerine katılmaktan on yıl süreyle men etti.

Bir tokat atıldı. Sonra milyonlarca kelime yazıldı. Muhtemelen tokadın kendisinden daha fazla kelime tüketildi.

Elbette olayın tartışılması normal. Smith’in davranışı eleştirilebilir; nitekim ciddi sonuçları da oldu. Fakat bu olay bize başka bir şeyi de gösterdi: İnternet bir olayı yalnızca tartışmakla yetinmiyor. Olayın etrafına kamp kuruyor. Herkes sırayla geliyor, fikrini söylüyor, başkasının fikrini eleştiriyor ve üç gün önceki tartışmayı yeniden başlatıyor.

Bazen insan merak ediyor: Bir olayın konuşulması için kaç milyon yorum gerekiyor? Bir noktada konu hakkında söylenecek her şey bitmiyor mu?

Bitiyor tabii. Ama yorum kutusu açık.

İptal kültüründe asıl sorun, bir insanın eleştirilmesi değil. Bir insanın yaptığı tek bir davranışın bütün kimliğine dönüştürülmesi. Sanki hayatımızın geri kalanında yapacağımız hiçbir şey, geçmişte yaptığımız bir hatanın önüne geçemezmiş gibi.

Bir hata yaptık mı? Geçmiş olsun. Dijital sicilimize işlendi. Emekliliğimizde bile önümüze çıkabilir.

İnsan değişir mi, yoksa internet izin vermez mi?

İnsanların değişebildiğine inanıyoruz. En azından kendi değişimimize gelince.

Bugün savunduğumuz bir fikrin yanlış olduğunu yarın anlayabiliriz. Daha önce kırdığımız birinden özür dileyebilir, bilmediğimiz bir konuda öğrenebilir, eskiden normal gördüğümüz bir davranışın aslında yanlış olduğunu fark edebiliriz.

Bunlar büyümenin parçaları.

Ama internetin arşivi büyümeyi pek hesaba katmıyor. Eski bir paylaşım bulunuyor, ekran görüntüsü alınıyor ve insanın bugünkü hâliyle on yıl önceki hâli aynı masaya oturtuluyor. Arada geçen on yılın ne yaptığı sorulmuyor.

Belki kişi değişti. Belki özür diledi. Belki hatasını telafi etti. Belki de hiç değişmedi ve hâlâ aynı şeyi yapıyor. Bunları ayırt etmek gerekiyor.

Fakat ayırt etmek emek ister. Birini sonsuza kadar kötü ilan etmekse yalnızca bir paylaşım kadar sürer.

Peki ikinci şans herkese verilmeli mi? Her durumda değil. Bazı davranışlar ağır sonuçlar gerektirir. Bazı insanlar da özür dileyip aynı şeyi yapmaya devam eder. Kimseye sınırsız kredi açmak zorunda değiliz.

Ama kimseye değişme ihtimali tanımayacaksak, insanlardan hatalarını kabul etmelerini neden bekliyoruz? Hata yaptıktan sonra hayat boyu aynı etiketi taşıyacaklarsa en mantıklısı hiç özür dilememek gibi görünüyor. Tabii bu da ayrıca iptal edilme sebebi olabilir.

Peki çözüm ne? Herkesi affedelim, sarılıp dağılalım mı?

Hayır. Herkesi affetmek zorunda değiliz. Her davranışın bir sonucu olmalı. Haksızlığa uğrayanların sesini duyurması da çok önemli.

Ama eleştirmekle linç etmek arasında fark var. Bir davranışın yanlış olduğunu söylemek başka, o davranışı yapan kişiyi sonsuza kadar insanlıktan çıkarmak başka.

Belki de paylaş tuşuna basmadan önce üç saniye durabiliriz.

Olayın tamamını biliyor muyum?

Bu bilgi doğru mu?

Yoksa şu anda herkes kızgın olduğu için ben de kalabalığa katılmak mı istiyorum?

Son sorunun cevabı bazen pek hoşumuza gitmeyebilir. Çünkü insan başkasını eleştirirken kendisini adaletin temsilcisi olarak görmeyi seviyor. Oysa bazen yalnızca kalabalığın içinde duruyoruz. Hem de elimizde sanık sandalyesiyle.

Sonuçta iptal kültürü bazen güçlü insanların hesap vermesini sağlıyor, bazen de öfkenin adalet kılığına girmesine yol açıyor. Aradaki farkı gözetmek önemli.

Çünkü bir gün herkes birbirini iptal ederse geriye kim kalacak?

Muhtemelen kimsenin paylaşım yapmadığı, herkesin birbirini takipten çıkardığı, yorumların kapalı olduğu bir internet.

Düşününce kulağa fena gelmiyor.

Tabii o zaman da hepimiz “Sosyal medya neden eskisi gibi değil?” diye paylaşım yaparız.

Ve böylece insanlık, kendi kendini iptal etme döngüsünü başarıyla tamamlar.

cancel culture, iptal kültürü, dijital linç, sosyal medya, internet mizahı, ifade özgürlüğü, sosyal medya kültürü, adalet, dijital çağ

Hayatın Kendisi Bu…

Son yazılarımdan ilk siz haberdar olabilirsiniz. Bir adım önde olmak ve hiçbir şeyi kaçırmamak için hemen abone olun!

Hayatın Kendisi Bu...

Son yazılarımdan ilk siz haberdar olabilirsiniz. Bir adım önde olmak ve hiçbir şeyi kaçırmamak için hemen abone olun!

Okumaya Devam Edin