Geçen hafta Kurban Bayramı nedeniyle eşimin ailesinin köyüne gittik. Bayram sofraları, akraba buluşmaları, ikramlar, baklavalar, kahveler derken birkaç günlüğüne kendimi adeta “köy gelinliği maratonu ” içinde buldum.
Bayramın ilk günü kaynanamla birlikte sarma, baklava ve türlü türlü ikram hazırlıkları yaptık. “Biraz yardım ederim” diye başladığım süreç, zamanla tam zamanlı mutfak personelliğine dönüştü. Sarma sarıldı, tepsiler taşındı, çaylar dolduruldu, tabaklar toplandı. Bulaşık makinesi günde 3-4 kez çalıştı. Bir noktadan sonra ben misafir miyim, çalışan mıyım, gönüllü stajyer miyim ayırt edemez hale geldim. Sigortasız ve sadece yol-yemek karşılığı çalışan o ” gelin” bendim işte. (bir de eltim)
Sonra kayınbiraderin doğum günü kutlaması geldi.
Orada da boş durmadık tabii. Patates salatası yapıldı, poğaçalar hazırlandı, sofralar kuruldu. İnsan bir noktadan sonra yaptığı işin takdir edilmesini bekliyor. Ne de olsa emek vermişsin.
Ama köy hayatı sana bazı gerçekleri hızlı öğretiyor.
Sen poğaçayı fırından yeni çıkarmışsındır. Birisi gelir: — Biraz sert olmuş sanki.
Patates salatasını önüne koyarsın. — Ben bunun içine biraz daha turşu koyardım.
Sarmayı uzatırsın. — Güzel olmuş ama bizim komşu Hatice’ninki biraz daha ince sarıyor.
Köy sofralarında asgari ücret el üstünde tutulmak, maksimum beklenti ise her daim kusursuzlukmuş. Dünyaca ünlü Michelin müfettişleri gelse bu kayınvalide-görümce-komşu jürisi kadar sıkı bir denetim yapamazdı. Bir süre sonra anlıyorsun ki burada Michelin yıldızı almak da mümkün değil, eleştiri almamak da.
Dönüş yolunda, son bir bayram ziyareti için kapısını çaldığımız evde önümüze yine sarma geldi. Gayet güzel bir sarmaydı. Fakat tam o sırada kendimi korkutucu bir şey yaparken yakaladım.
Kafamın içinde şu düşünce dönüyordu: “Kaynanamın sarması daha mı iyiydi acaba?”
İşte o an aydınlanma yaşadım.
Bu işin adeti buymuş.
Yıllardır insanlar birbirlerinin sarmalarını, baklavalarını, poğaçalarını sessizce değerlendiriyormuş. Kimse yüksek sesle söylemese de toplumun görünmeyen bir “Sarma Süper Ligi” varmış. Ve meğer farkında olmadan ben de bu ligde VAR hakemi gibi çalışmaya başlamışım; pirincin diriliğine bakıyor, ekşisini ölçüyorum…
Birileri benim yaptığım patates salatasını değerlendirirken ben de başkasının sarmasını değerlendiriyormuşum.
Demek ki mesele kötü niyet değilmiş. Bu iş kültürün bir parçasıymış.
Nasıl ki futbol izleyen herkes teknik direktör kesiliyorsa, bayram sofralarında da herkes bir anda gastronomi eleştirmenine dönüşüyormuş.
Sonuç olarak bu bayram bana iki şey öğretti:
Birincisi, köy gelinliği çok fazla fiziksel efor gerektiriyor. (ya da ben yaşlanıyorum) İkincisi, sarma sadece bir yemek değilmiş. Aynı zamanda nesiller boyunca devam eden sessiz bir rekabetmiş.
Önümüzdeki bayram yine sarma sarılır mı? Muhtemelen evet.
Yine birileri kusur bulur mu? Kesinlikle.
Ben yine başkasının sarmasını kendi aileminkilerle karşılaştırırken yakalar mıyım? Büyük ihtimalle.
Hayat böyle devam ediyor zaten. Bayramlar geçiyor, nesiller değişiyor ama sarma rekabeti hiç bitmiyor.






Bir yanıt yazın