Aslında her şey biraz kıskançlıkla başladı.
Bir gün bir arkadaşımın evine gittik. Evlerinde çok güzel bir şömine var. İçinde odunlar yanıyor, çıtır çıtır sesler geliyor. Sohbet ediyoruz ama benim gözüm sürekli ateşte. İtiraf ediyorum, biraz kıskandım.
Bizim evde şömine yok. Eve döndüğümde aklıma takıldı: “Acaba bunun bir çözümü yok mu?”
Biraz araştırmaya başladım.
Tabii televizyonda, özellikle TLC’deki programlarda gördüğümüz o kocaman bahçelere yapılan taş kaplı, tasarım ateş çukurlarından yaptıracak durumda değildim. Onlar gerçekten ayrı bir bütçe işi.
Derken karşıma çamaşır makinesi tamburundan yapılan ateş çukurları çıktı. Hem yaratıcı, hem geri dönüşüm, hem de oldukça uygun maliyetli. Fikir çok hoşuma gitti.
Ama hikâye burada bitmedi.
Bir süre sonra bir alışveriş sitesinde dolaşırken gözüme çok uygun fiyatlı bir ateş çukuru ilişti. Biraz baktım, biraz düşündüm… Sonra kendi kendime “Doğum günüm de yaklaşıyor zaten” dedim.
Ve hiç tereddüt etmeden kendime doğum günü hediyesi olarak bir ateş çukuru aldım.
Bazen insanın kendini mutlu etmesi için büyük şeylere ihtiyacı yok gerçekten.
Doğum günümde birkaç arkadaşımı çağırdık. Ateşi yaktık. Odunlar yanmaya başladı, o tanıdık çıtırtı sesi geldi, alevler yavaş yavaş yükseldi. Biz de sandalyeleri çekip ateşin etrafına oturduk.
Kahvelerimizi içtik, sohbet ettik.
Tabii ateşin romantik tarafını anlatırken gerçekleri de söylemek lazım. Bir süre sonra rüzgâr döndü, duman bizim tarafa gelmeye başladı. Gözlerimiz yandı, üstümüz başımız duman koktu, saçlarımız bile ateş kokusunu çekti.
Ama buna rağmen aldığım keyfi size anlatamam.
O alevlere bakarak saatlerce oturabilirim. Bazen sohbet ediyoruz, bazen susuyoruz, bazen sadece ateşi izliyoruz. Garip bir huzur veriyor insana.
Belki de ateşi bu kadar sevmemin başka bir nedeni daha var.
Ben çocukluğumu Anadolu’da küçük bir kasabada geçirdim. O zamanlar ısınma sadece odun ve kömürle olurdu. Kış akşamlarında sokakta yürürken neredeyse bütün evlerin bacasından duman yükselirdi.
Havaya yayılan o yanan odun kokusuna bayılırdım. Şimdi bile Anadolu’da bir kasabaya gitsem ve o kokuyu duysam, bir anda çocukluğuma giderim. Babamı hatırlarım. O günleri hatırlarım. İçim garip bir sıcaklıkla dolar.
Belki de bu yüzden ateş bana sadece ateş gibi gelmiyor.
Ateş çukuru, farkında olmadan beni geçmişime götüren bir şey oldu. Sanki beni yıllar öncesine, çocukluğuma ve babama bağlayan küçük bir köprü gibi.
Evet, üstümüz duman kokuyor olabilir. Gözlerimiz yanıyor olabilir. Ama bazı kokular vardır ki insanı rahatsız etmez; tam tersine güzel anların hatırası gibi kalır.Ve benim için ateşin kokusu artık biraz da çocukluğumun, babamın ve o eski günlerin kokusu.






Bir yanıt yazın