Basit Mutluluklar: Paranın Satın Alamayacağı Zenginlikler

Basit Mutluluklar: Paranın Satın Alamayacağı Zenginlikler

Basit Mutluluklar: Paranın Satın Alamayacağı Zenginlikler

Zenginlik belki konforu artırır, imkânları çoğaltır. Ama bazı “fakirlikler” vardır ki parayla satın alınamaz ve insan onlardan vazgeçmek istemez. Hadi bu basit mutluluklardan bahsetelim biraz.

basit mutluluklar, yaşam sanatı, nostalji, mahalle kültürü, kişisel gelişim, zenginlik, samimiyet, hayatın tadı, küçük mutluluklar, blog önerileri

Mesela pilava ketçap koymak…Kimse anlamaz, mantıklı değildir ama sen seversin. Küçük bir keyif, bir çocukluk anısı; lezzetin eğlenceli yanını hatırlatır.( Aile dizisini izlediysen koskoca Kıvanç Tatlıtuğ ve Serenay Sarıkaya pilavı ketçapla yiyordu) 

Gece kokoreç kuyruğuna girmek…
Açlık, soğuk, sırada beklemek… Ama arkadaşlarla ya da ailenle yapılan sohbet, ortamın  enerjisi ve o bekleyişin heyecanı paha biçilemez. ( kızım bi defa beni pijamayla götürdü)

Ayaküstü simit yemek, su gibi çay içmek…
Lüks kahvaltı tabakları yoktur hatta tabak da yoktur ama tadı bambaşkadır; o anın özgürlüğünü, basit mutluluğunu hissedersin. 

Marketten sakız almak…
Büyük bir şey değildir ama o ufak heyecan, içindeki çocuğun merakını ve keyfini geri getirir. Hele açıp falını filan okursan tadı bambaşkadır.

Eski kafelerde, sokak arasında oturup insanları izlemek…
Lüks kafeler daha konforlu olabilir ama sokakların sesi, karmaşası ve küçük detayları hiçbir parayla ölçülemez. (Bu noktada Balat’ı öneriyorum)

Arkadaşlarla minibüste ya da serviste şarkı söylemek…
Rezil olma ihtimali vardır ama kahkaha garantidir; o anın samimiyetini zenginlikte bulamazsın. (Ayrıca kimin umrunda)

Ucuz dondurma yemek…
Parası az, keyfi büyüktür. Marketteki ucuz dondurma, sahilde güneşin altında Bağdat Caddesi’nde gelato yemekten büyük  bir mutluluk sunar.

Pazar tezgâhında sebze meyve seçmek…
Dokunarak, koklayarak, tartarak alışveriş yapmak başlı başına bir keyiftir. ( Ben pazar insanıyım, marketten aldığım sebzenin tadını alamıyorum)

Kışlık menemenlik yapmak…
Evde kaynayan tencereden yayılan koku, kavanozları doldurmak, mevsimi saklamak… Lüks restoranlarda yaşanamayacak bir keyif. ( Saolsun kayınannem yapıp veriyor, çok yapmam gerekmiyor ama bir kavanoz da olsa artık domateslerden yapıp bunun keyfini yaşıyorum)

Evde ekmek pişirmek…
Hamurun yoğrulması, fırından çıkan mis gibi ekmek kokusu… Basit ama ruhu doyuran bir tatmin. ( Gerçi hepimize pandemiyi hatırlatıyor ama )

Issız bir koyda çadırda tatil yapmak…
Elektrik, klima, lüks otel yoktur ama huzur ve özgürlük her şeyin önündedir. (Eşimle yaptığım en keyifli tatiller başbaşa çadır tatilleri oldu)

Yağmurda ıslanarak yürümek ve eve gelip sıcak bir şeyler içmek…
Aniden bastıran yağmurun altına şemsiyesiz dalmak, sırılsıklam olmak ve sonra sıcak bir çay ya da kahve… En lüks spa deneyimi bile bunu veremez. (Belki kaplıca )

Eski bir filme ya da maça denk gelip, bitene kadar başından kalkamamak…
Rastgele açılan bir kanalda nostaljik bir Türk filmi ya da eski bir maç… O anın ruhuna kapılmak lüks salonlarda bulunmaz. ( Holiday filmine denk gelsem de bi daha izlesem)

Eski kasetçalar ya da pikaptan gelen hışırtılı sesi dinlemek…
Cızırtılı müziğin sıcaklığı ve samimiyeti, dijital mükemmelliğin asla veremeyeceği bir duygudur. (çünkü anılar)

Ev yapımı çözümler üretmek…
Ufak bir arızayı kendi imkânlarınla çözmek ve “ben bunu hallettim” demek… ( az önce kombinin basıncı düştü, ev soğudu, beyim yurt dışında, depoya inmek ve halletmek paha biçilmez)

Anlık bir sohbette yaşlı bir amca ya da teyzeden hayat hikâyesi dinlemek…
Metroda, otobüste ya da parkta tanımadığın birinden gelen kısa bir hayat dersi… Bedava ama ruhu besleyen anlar. (minibüste Müge Anlı hikayesi dinlerken amcanın gelinin tüp bebek hikayesini bile öğrenmişliğim var)

Ve biraz daha gündelik, nostaljik “fakirlikler”:

Mahalle bakkalından veresiye alışveriş yapmak…
“Yarın veririm” demek; güvenin ve samimiyetin başka bir hâlidir. 

Çamaşır ipine asılmış çamaşırların arasından geçmek…
Deterjan kokusu, çocukluğu ve mahalle sıcaklığını hatırlatır.

Köşe başında çekirdek çitlemek…
Kaldırım kenarında sohbet ederek yapılan bu ritüel, dostlukların en doğal hâlidir.

Kışın soba üstünde kestane pişirmek…
Çıtır çıtır ses, evin içini değil ruhu ısıtır.

Yaz akşamı balkonda oturmak…
Plastik sandalyede, komşuyla laf atarak geçirilen zaman yazın gerçek tadıdır.

Yolda yürürken mahalle kedisini sevmek…
Tanıdık bir sokak kedisiyle kurulan bağ, son derece gerçek ve sıcaktır.

Köyden gelen zeytinyağını, peyniri paylaşmak…
Tanıdık birinden gelen ürün, sadece lezzet değil bağ da taşır.

Bayram sabahı kapı kapı şeker toplamak…
Çocukların heyecanı, büyüklerin gülümsemesi… Kültürel hafızanın en tatlı parçalarıdır. ( deyin deyin halalar şarkısı eşliğinde, köyde, her bayram)

Köy kahvesinde sabah çayı içmek…
Soba başında içilen çay ve sohbetin derinliği başka hiçbir yerde yoktur.

Zengin olsan da bu “fakirlikler” hayatın ruhunu taşır. Konfor ve lüks onları değiştiremez.
Belki de beni avam buldunuz. Ama bence işte bu anlar, bana hayatı gerçekten yaşadığımı hissettirir.
Bence zenginlik,  bunun tadını asla satın alamaz.


Hayatın Kendisi Bu…

Son yazılarımdan ilk siz haberdar olabilirsiniz. Bir adım önde olmak ve hiçbir şeyi kaçırmamak için hemen abone olun!

Hayatın Kendisi Bu...

Son yazılarımdan ilk siz haberdar olabilirsiniz. Bir adım önde olmak ve hiçbir şeyi kaçırmamak için hemen abone olun!

Okumaya Devam Edin